Çok uzun zamandır
Türk futbolu keyif vermiyor bana. Sadece şike soruşturmalarının gündeme bomba
gibi düştüğü tarihten itibaren değil, çok daha öncesinden beri Türk futbolu
keyif vermiyor bana.
İlk maçı kendi evimizde
0-3 kaybettik, ikinci maçta ise
“aslanlar gibi oynadık, ezilmedik, yıkılmadık, hem topla daha çok
oynayan taraf da bizdik” diyor karşılaşmayı anlatan spiker.
Aklınıza bir şeyler
geliyor mu?
Benim, hani şu meşhur
80 döneminde oynadığımız ve “makus” talihimizi yenemediğimiz anlı, şanlı ama
bol gollü mağlubiyetler geliyor aklıma... İlk önceleri İngiltere’ye 8-0
kaybettiğimiz “yenildik ve ezildik” felsefesi ile başlayan süreç, sonrasında
“yenildik ama ezilmedik” ile uzun yıllar devam etmişti. Ya hakem oyunları
vardı, ya masa başı işler, veya hava kötüydü ya da futbolcuların kılı
dönmüştü... Bahanelerimiz ne kadar bolsa, yenilgilerimiz de bir o kadar
“destansı” oluyordu. Ezilmeden, dimdik ayakta... Öyle ya, her zaman kazanarak
gerçek anlamda kazanmış olmazsınız. Biliyorsunuz çok sevdiğimiz bir bahanemiz
de vardır, “gönüllerin şampiyonu”...
İşte dün akşam
Hırvatistan’daki maçı izlerken de spikerin dilinden dökülen kelimeler beni ne
yazık ki yine aynı mantaliteye ve o günlere götürdü bir kez daha. Önce “bu maçı
çevirebiliriz” ile başlayan ve buram buram reyting kokan sözler “aman ha sonuna
kadar kanal değiştirmeyin, boş verin Kanal D’deki “Küçük” Osman’ı, burada
“Büyük” maç varken!..” diyordu adeta. Sonrasında o nakarat yerini bir sonraki
şarkınınkine bıraktı “yenemiyoruz belki ama kötü oynamıyoruz”. Maç bitti,
spiker ve yorumcu huzurluydu. Gelecek adına iyi sinyaller vardı (sorun sinyal
gücünde değil telefonda ya hani!). Milli takımımız ise bir kez daha deplasmanda oynadığı maçla “kimi
gönüllerin şampiyonu” olmuştu bile.
Bir de futbolcular
cephesinden bakalım bu “destansı” iki maça...
Hiddink gitti ya, tüm dertler
bitecek ve takımımıza sihirli bir değnek değecek artık. Oysa ki 3 sene kadar
öncesine gidip Hırvatistan’ı, 119. dakikada yediğimiz golden 2 dakika sonra
uzatmanın da uzatmasında attığımız golle maçı penaltılara götüren ve yarı
finale çıkan takımımıza bakalım. O zaman bugünkünden çok farklı mı oynuyorduk?
Daha organize, günümüz futbolunun her türlü özelliğini sahaya yansıtan, üst
düzey oynayan bir milli takım mı vardı?
Kocaman bir hayır!
O zaman olan şey
futbolculardaki kazanma inancıydı, sahaya koydukları hırstı, ruhtu!..
Peki ya bu iki maçta
ne vardı? İlk maçta görülen sarı kartlar ve cezalı duruma düşen futbolcular,
taraftar tepkisi nedeniyle onlardan geri kalmayıp ana avrat Türk Halkı’na canlı
yayında söven futbolcular, kazanmak için en ufak bir çaba göstermeyen
futbolcular vardı.
Tabi suç onlarda
değildi. Ne de olsa ligler geç başlamıştı ve form tutamamışlardı, şike travması
yaşıyorlardı, seyirci baskısı vardı stres olmuşlardı, hava kötüydü soğuktan
donmuşlardı veya kılları dönmüştü iğne ile oynamışlardı.
Geçin bu bahaneleri
beyler! Başarı güdüsü yüksek olanlara ne hava, ne baskı işler...
Son olarak dünkü
maçın sonunda spikerimiz sayesinde ne dersler aldık ondan da bahsetmeden
edemeyeceğim...
Top daha çok bizde, ezilmeden oynuyoruz, Hırvat ponpon kızların
güzel popoları var, Hamit iki çeyrek maç oynayıp gelmiş ve Cuma akşamı Mahsun
Kırmızıgül’ün dizisi başlıyor...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder