13 Haziran 2017 Salı

Kendinizin Koçu Olmak


Özellikle ülkemizde son yıllarda sıkça duymaya başladığımız "Koçluk" kelimesinin farklı kullanımları ve yorumları var. Koçluk gerçekten hassas bir konu ve doğru yorumlamak önemli.

Size güzel bir haberim var. Sizinle daima yürüyecek güvenilir bir koç arıyorsanız, önce aynaya bakabilirsiniz. Çünkü sizi sizden başka kimse bu kadar iyi tanıyamaz. Bu yüzden kendinizin koçu olmak hiç de zor değil.

Bunun için ihtiyacınız olan şey ise bir adet “siz”, kendinize karşı dürüstlük ve biraz da disiplin!

Kendinizin koçu olmak için ilk önce:


·      Kendinize “objektif ve profesyonelce” yaklaşın.
·      Kendi kendinize verdiğiniz ve başarınızı engelleyen negatif mesajlarla aranıza mesafe koyun.
·      Kararlarınızı kendiniz yönetin ve sizi ulaşmak istediğiniz başarıya götürecek “hedefler” koymaya başlayın.
·      Sağlığınızı fiziksel, mental ve ruhsal) kontrol altında tutun.
·      Kendinize cesaret verin, motive edin ve kararlarınızı her ne olursa olsun destekleyin.

Bu maddeleri iyice içselleştirdikten sonra adımları tek tek inceleyelim:

1.     Doğru Sorular Sorun 

Google bir koç olsaydı muhtemelen “Bu neden başıma geliyor?” diye aramaya çalıştığınız soruyu “Hayatım nasıl daha iyi olabilir?” diye değiştirirdi.


Tam da bu yüzden “Neden?” sorusuna takılmaktan vaz geçin ve artık “Nasıl?” sorusunu sormaya başlayın. Çünkü başınıza gelenin neden olduğuna takıldığınız sürece asla ileriye adım atamaz ve problemde takılıp kalırsınız. 

Yapmanız gereken bir an önce mevcut durumun “Nasıl” daha iyi olabileceğine odaklanmanızdır.

2.     Kör Alanlarınızın Farkına Varın

Kör alan dediğimiz bölge, dışarıdan görünen ancak bizim göremediğimiz özelliklerimizin oluşturduğu bölgedir. Bu alanda neler olduğunu keşfetmek için yapabileceğiniz çok fazla şey var.

Örneğin; sizi yakından tanıyan veya yeni tanımaya başlayan insanlardan, sizin için ne düşündüklerini sorarak başlayabilirsiniz. En sevdiğiniz kahramanların veya idol olarak gördüklerinizin size en cazip gelen özelliklerini listeleyip bunların kaçının kendinizde olduğuna bakabilirsiniz. İnanın sonuçlara şaşıracaksınız.

3.     Yol Haritası Oluşturun

Hedefinize ulaşmak için yola nereden çıkacağınızı, hangi güzergahı takip edeceğinizi, nerelerde molalar vereceğinizi, hedefe ne zaman varacağınızı bilmek, o hedefi ulaşılabilir kılacaktır.
Yeni bir proje üzerinde çalışırken işin tamamını ele alırsanız “bu iş nasıl bitecek?” diye kara kara düşünmeniz kuvvetle muhtemeldir. 

Oysa ki hedefe ulaşmak için projeyi parçalara bölüp, adım adım ilerler ve her bir bölümü birer alt hedef olarak belirlerseniz, proje teslimini yaparken “tüm bunları ben mi yaptım?” diyeceksiniz. Muhtemelen siz farkında olmadan hayatınızda benzer durumlar başınıza gelmiştir.

4.     Hedefinizi Belirleyin ve Netleştirin

Kendinize bir hedef belirlemek kadar önemli olan şey, o hedefi netleştirmektir. İstediğiniz şeyleri elde edemeyebilirsiniz. Bunun sebebi, istediğinizi zannettiğiniz ama içsel olarak istemediğiniz şeyler olabilir. Bunu keşfettiğiniz anda sonuca ulaşmak için önemli bir adım atmış olursunuz.

Örneğin;
Hedefiniz gerçekten yaza kadar 10 kilo vermek mi?
Yoksa giymeyi çok istediğiniz o kıyafetin içine girebilmek mi?
Burada önemli olan, o kiloları ne için vermek istediğinizi, yani altında yatan nedeni ortaya çıkarmaktır.
Bunun için basit bir sistem kullanabilirsiniz. Biz buna “EXACT Model” diyoruz.

Exciting (Heyecan Veren)

Hedef cümlesi sizi heyecanlandırmalı, teşvik edici olmalı.


Assessable (Ölçülebilir)


Ölçülemeyen bir amaç hedef değil, hayaldir. Hedefin ölçülebilir olması, hedefe ne kadar yaklaştığınızı ve ne zaman ulaşacağınızı anlamanızı sağlar.


Challenging (Meydan Okuyan)


Genelde potansiyellerimizin altında hedefler belirleriz. Sınırlarımızı aşabilmek için ise aşağıdaki soruları sorabiliriz. Bu, kuruntularımıza mantıklı açıklamalar getirecek ve onların gerçekten biri kuruntu olup olmadığını anlamamıza yardımcı olacaktır.

       Eğer bütün engeller kalksaydı hedefim ne olurdu?
       En kötü ne olur?
       Gerçekten ne istiyorum?

Meydan okuma sonunda, pozitif ve gelişime odaklanmış olmanız sağlanır.

Time Framed (Süreli) 


Hedef cümlesi akılda kalmalı, kısa ve öz olmalıdır. (Tıpkı hit olmuş bir şarkı sözü gibi!)


İdeal süre 12 haftadır. Bir kişinin eski bir alışkanlığı bırakması 6 hafta, yeni bir alışkanlık edinmesi 6 hafta sürer. Ayrıca motivasyonunuzu canlı tutar.


Eğer hedefiniz uzun vadeli ise, üçer aylık alt hedeflere bölebilirsiniz. (Büyük projenizi gerçekleştirmek için onu bölümlere ayırdığınız gibi)


Örnek cümle; “Yaza kadar 10 kilo vermek istiyorum” yerine “5 Ağustos’ta tatilimde, beş kilo vererek aldığım mavi bikiniyi giyiyorum” gibi olabilir.


5.    
Planlar Oluşturun


Oyun tahtasındaki taşları hareket ettirmeden önce, stratejik olarak doğru şekilde konumlandırmak ve dizmek gerekir.

Haritadaki her adımın birbirini takip eden adımlardan oluşması, net olması, 3 – 9 maddeden oluşması ve sizi mutlaka harekete geçirmeye teşvik etmesi önemlidir.


Hedef cümlemizi hatırlayalım: “5 Ağustos’taki tatilimde, beş kilo vererek aldığım mavi bikiniyi giyiyorum”

Bunun için hangi adımları atmam gerekir?

·      Diyete başlamalıyım.
·      Spora başlamalıyım.
·      Yeme alışkanlıklarımı düzene sokmalıyım.
·      Tüm bu yapacaklarımı düzenli yapmak için haftalık ve aylık bir plan yapmalıyım.

6.     Harekete Geçin!

Bir yol haritası oluşturmak, netleştirilen hedefe ulaşmanın ilk adımıdır. Aksiyon planı yaparak harekete geçmek ise hedefe varmak için o yola çıkmaktır.

Şimdi de sırada işin en güzel tarafı, yani planlarımızı gerçekleştirmek için harekete geçme adımı var!


Hedefe ulaşmak için neler yapmamız gerektiğini bir önceki adımda belirlemiştik. Şimdi de her bir maddeyi uygulamak için neler yapacağımızı netleştiriyoruz. Bunun için de yine kendimize sorular soruyoruz.

Örneğin; “Spora başlamalıyım” demiştik. Peki yapmaktan sıkılmayacağımız, en çok keyif aldığımız spor nedir? Salonda çalışmak mı yoksa sahilde yürüyüş yapmak mı daha keyifli olur? Bunu haftada kaç kere yapabilirsiniz? Hangi saatlerde yapabilirsiniz?


Tüm bunların cevabını madde madde belirledikten sonra ise artık işe koyulma vakti.


Unutmayın, siz kendinize karşı ne kadar dürüst olursanız ve hedeflerinize ulaşmakta ne kadar kararlı olursanız, ulaşılması en zor görünen hedefler de o kadar kolay olur.


19 Mart 2017 Pazar

Kaliteli Dinleme: “Çiviler, Nallar ve Atlar”

“Bir çivi yüzünden bir nal, bir nal yüzünden bir at, bir at yüzünden bir atlı gider.” der Benjamin Franklin.

Hatta bu sözü biraz daha detaylandırırsak o giden atlının bir komutan olabileceğini, o komutanın gitmesi yüzünden savaşın kaybedilebileceğini, o savaşın kaybedilmesi yüzünden bir ülkenin bile kaybedilebileceğini söyleyebiliriz.

Tarih ise benzer sebeplerle yaşanan sayısız trajediye tanık olmuştur.

Örneğin, İngiltere’den yola çıkan ve Amerika’ya giderken kuzeyden kopup aşağıya doğru inen buz dağlarını önemsemediği için tarihin en büyük deniz kazalarından birinin baş aktörü olan “Titanic” hafızalarda unutulmaz bir yere sahiptir. 1,517 kişinin yaşamını yitirmesine ve 168 milyon dolarlık bir zarara yol açmıştır.

Yakın zamandan verebileceğimiz en büyük örneklerin başında ise bir çevre felaketi bulunuyor. “Deepwater Horizon” isimli dev petrol sondaj platformu, sondajın son aşamasında meydana gelen patlama nedeni ile tamamen yanmış ve Meksika Körfezi’nde tahmini 40 milyar dolarlık maddi zarara yol açmıştır.

Yaşattığı çevre kirliliği ve canlı yaşamına etkilerinin boyutu ise herhangi bir para birimi veya kredi kartı ile telafi edilemez. Çamurun tıkadığı sistem o anda durdurulsa, bölgenin tamamen temizlenmesi için yüzlerce yıl gerekmeyecek, dev şirketler iflasın eşiğine gelmeyeceklerdi.

Bu ve benzer trajedilerin tamamı belki birer çivi yüzünden değil ama inanın incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden meydana geldiler.

Şüphesiz sağlıklı ve güçlü bir iletişimin birden fazla alt başlığı var ve her birinin doğru yapılmasının maddi ve manevi getirileri çok fazla. Ancak bana göre iletişimin ilk ve en önemli adımı  “dinleme”.


Aynı zamanda günümüzün en temel sorunlarından biri dinleme ve başkası tarafından dinlenme.

Anlatmayı çok seviyoruz ancak ne yazık ki dinlemeyi pek de beceremiyoruz. Anlatacak çok şeyimizin olduğunun farkındayız ancak karşımızdakilerin de anlatacak çok şeylerinin olduğunu kimi zaman unutuveriyoruz.

Size güzel bir haberim var. 

Dinleyebilme çoğu zaman anlatmaktan çok daha basittir ve iyi bir dinleyici olmak da çevrenizde fark yaratmanızı sağlayacaktır.

Stephen Covey tarafından dinleme 5 seviyeye ayrılmıştır. İçine biraz da koçluk bakış açısını eklediğimizde, karşımıza ilgi çekici ve günlük hayatta çok faydalı olacak bir tablo çıkıyor.

En kötü seviyenin 1, en iyi seviyenin 5 olduğunu düşünerek tüm adımları birlikte inceleyelim.


1.     Dinlememe

Bu seviyede, dinleme adına en ufak bir yaşam belirtisi yoktur. Karşınızdaki kişi hararetli bir şekilde anlatıyor da anlatıyordur. Ancak bu noktada sizin yaptığımız şey sadece onun bir an önce anlatacaklarını bitirmesini beklemektir. Bir yandan da arkasından neler anlatacağınızı tasarlarsınız.

Örnek;

Bu gibi durumlar özellikle yakın ilişkilerde çok sık yaşanır. Eşiniz akşam eve geldiğinde, gündüz şirkette olanları hararetle anlatmasının ardından sizden çıkacak “bu akşamki maç için çok heyecanlıyım” cümlesi, bir anda evin içinde bir “korku / gerilim” sahnesi yaşanmasını kolaylıkla sağlayabilir.

Daha ilk seviyede bile başarılamayan ve trajediyle sonuçlanacak benzer durumlar için yegâne öneri, öncelikle kafa yapınızı değiştirmek ve böyle davrandıysanız da maçtan önce özür için güzel bir akşam yemeği hazırlamak olabilir.

2.     “Dinliyormuş Gibi” Dinleme

Bir yandan karşımızdaki kişileri dinliyormuş gibi yaparken, diğer yandan bambaşka şeylerle uğraşırız. Bir de üzerine “sen başka şeyle uğraştığıma bakma, anlat ben dinliyorum” deriz. Anlatılanların sadece belirli bölümleri aklımızda kalmıştır çünkü ancak o bölümlere dikkat etmişizdir.

Örnek;

Masanızın başında oturup yetiştirmeniz gereken acil bir teklifi yazarken yanınıza gelen ve size başka bir proje hakkında bilgiler veren iş arkadaşınıza, “son söylediğini tam anlayamadım, tekrar eder misin” diyebilirsiniz. Peki iş arkadaşınız buna inanır mı? Siz olsanız inanır mısınız yoksa sinir mi olursunuz?

Bunun yerine onu gerçekten dinleyebilir veya o anda acil bir işimiz var ise izin isteyerek o işi halledebilir ve sonra dikkatinizi vererek arkadaşınızı rahat rahat dinleyebilirsiniz. Bu ve benzer yöntemler, bitkisel hayatta olan iletişimi yeniden hayata döndürmek için en verimli tedavi yöntemleridir.

3.     Seçici Dinleme

Dinlemenin biraz daha arttığı seviye olmakla birlikte aslında çözüm bulmak için değil, daha çok kendinizi ön plana çıkarmak için dinleme yaparsınız. Anlatılanların içinden belirli bölümler itinayla seçilir, cımbızla cümlelerin içinden çıkartılan başlıklar sizin tarafınızda işlenir ve bir mücevhere dönüşür. Daha doğrusu aslında siz onu bir mücevher gibi görseniz de karşınızdaki için sadece parıldayan ve gözleri yoran bir cam parçası olacaktır. “Ben de” diye başlayan cümleler, anlatılanlara “kendi doğrularınıza göre” bulduğunuz çözümler ve kendi doğrularınızı kabul ettirmeye çalıştığınız cümleler bu kategoride gösterilebilir.

 Örnek;

Bir iş görüşmesine gittiğinizde, kimi zaman karşınızdaki kişi ile buzları kırmak için ortak noktalar, paylaşımlar, ilgi alanları ararsınız. Bir holding patronu ile görüşüyorsunuzdur. Golf oynarken bir yandan puro içmeyi çok seviyordur ve bir yandan da “single malt” viskisini yudumluyordur. “Gerçekten mi? Ben de viski içerken golf oynamaya bayılırım” şeklindeki devam eden bir cümle, buz olmasa bile pot kırmanızı sağlayacaktır.

Sevgilisiyle kavga etmiş olan arkadaşınız size içini dökerken, bir ilişki doktoru edasıyla “Hemen ayrıl ondan. Elini sallasan ellisi!” gibi bir uzman tavsiyesi vermek, belki de geçmişte yaşadığınız acı bir tecrübenin yansıması olacaktır.

Oysa ki her ilişkinin dinamiği, tamamen o ilişkiyi yaşayan insanlara endekslidir.

4.     Dikkatli Dinleme ve Soru Sorma

Bu seviyede artık koçluk becerileri devreye girer. Gerçekten de karşınızdaki kişiye odaklanır ve tabiri caiz ise can kulağı ile dinlersiniz. Söylediklerine konsantre olur, göz teması kurar ve beden dilini doğru kullanarak dinlediğinizi hissettirir, sözlerini bitirmesini beklersiniz. Sonrasında da anlattığı konu ile ilgili sorular sorarsınız.

Örnek;

Bir satış danışmanı olduğunuzu düşünün. Bir teknoloji markette, telefon bölümünde çalışıyorsunuz. Telefon almak için gelen potansiyel müşteriniz ise forumlar ve videolar sayesinde telefonların donanımı hakkında uzman olmuş. Size bir ürün eğitmeni gibi modellerin tek tek tüm özelliklerini sayıp sonra da hangisini almalıyım diye sorduğunda yapacağınız şey çok basittir.

Soru sormak.

Telefonu daha çok hangi özellikleri için kullanmak istediğini sorabilirsiniz mesela.

Böylece kamera özellikleri diğerlerinden daha önde olan bir modeli, pil ömrü çok daha uzun uzun bir diğer modeli veya işletim sistemi diğerlerine göre çok daha kolay olan bir modeli önerebilirsiniz. Potansiyel müşteriniz belki o telefonu hemen orada almayabilir, ancak birkaç farklı mağaza dolaştıktan sonra kendini dinleyen ve “gerçekten” ilgilenen kişiye, yani size dönecektir.

Dönmezse o müşteri zaten hiç sizin olmamıştır. :)

5.     Sezgisel ve Duyusal Dinleme

Dinleme konusunda bu noktaya gelmeyi başardıysanız, iletişim konusunda bir “ruhani lider” olmaya adaysınız demektir. (Guru kelimesinden bıkmış olabilirim.)

Bu seviyede, karşınızdaki kişinin beden dilini analiz ederek içinde bulunduğu durumu değerlendirebiliyorsunuz demektir. Dahası, o size söylemeden ne hissettiğini anladığınızı onunla paylaşır ve yüksek seviyede empati kurarsınız.

Aileniz, iş arkadaşlarınız veya misafirleriniz… Her kiminle ve hangi konuda iletişimde olursanız olun bu seviye, dinlemenin en etkin olduğu seviyedir. Özellikle hizmet sektöründe ve/veya kriz anlarında sizi sihirli değneğinizle adeta bir “Harry Potter” gibi hissettirir.

Örnek;

Lüks bir restoranda çalışmaya bir ay önce başlamış bir garson olduğunuzu düşünün. Yaklaşık yarım saat önce gelmiş ve henüz siparişi alınmamış bir misafiri tanımlama şansınız yüksektir. Menü halen önündedir, bir servis elemanı ile göz göze gelmek için sürekli etrafına bakınmaktadır ve hareketleri çok rahat değildir.

Siparişi henüz alınmadı ise nazik bir şekilde, memnuniyetle ve hızlı bir şekilde yardımcı olmak istediğinizi söylemeniz uygun olacaktır. (Hızlı kelimesini kullanmak, bu algıyı misafirin gözünde onarmak adına önemli olabilir çünkü muhtemelen o ana kadar hız adına işler pek iyi gitmemiştir)

Sipariş verirken size muhtemelen sitem edecektir. Bu noktada onu anladığınızı hissettirmeniz ve siparişi gelene kadar ufak bir ikramda bulunmanız size farklı şekillerde, ancak şüphesiz tamamı olumlu olacak sonuçlarla geri dönecektir.

Yazının başında da bahsettiğim gibi iletişim üzerine sağlam yapı oluşturmak için temeli çok ama çok sağlam tutmak gerekir. Temeli sağlam yapmak için ise harca katacağınız her malzemenin kaliteli olması önemlidir.

Son olarak şunu da paylaşmak isterim…

Ne kadar kaliteli dinlerseniz, o kadar fazla saygı görürsünüz.

Sevgiler,

Barbaros Avunduk 

2 Nisan 2015 Perşembe

Siz Bir Markasınız

Her geçen gün daha fazla kızışan rekabet ortamında, çalışan kesimin bir bölümü kurumsal şirketler için çalışırken, bir kısmı aile şirketleri, bir bölümü KOBİ’ler ve bir bölümü de kişisel girişimleri için çalışmakta ve bir adım öne çıkmak için çabalamakta.

Özellikle, sıfatı ve yapısı nasıl olursa olsun tüm şirketlerin belirli prensipleri ve değerleri, işe girdiğimiz ilk andan itibaren oryantasyonlarda öğretilmekte, personel alımları kurum kültürüne uygunluk derecesine göre yapılmakta veya “markayı temsil edebilme” kriterlerine uygunluk aranmakta.

Peki ya temsil ettiğiniz markayı “gerçekten de” en iyi şekilde temsil etmek için “olmazsa olmaz” diyebileceğimiz önemli bir kriterin kaçımız farkındayız dersiniz?

“Kendimizin de bir marka olduğunun farkında olmak.”

Şimdi dürüstçe kendinize sorun lütfen. Kendinizin de bir marka olduğunuzun ne kadar farkındasınız?

Çalıştığımız kurumları en iyi şekilde temsil etmeye çalışıp, onların marka değerine uygun davranmanın temeli işte tam da buradan filizleniyor.

Benliğinizin markası, yani “kendiniz”!

İşte bu markanın farkına daha net ve bilinçli varabilmek için çeşitli iş modellerini rahatlıkla kullanabiliriz. Buradaki ipucu, tüm kurumların da bir “kişiliklerinin” olması ve şahıs gibi yaşamlarını sürdürmeleri.

Bu yazımızda, pazarlamada kullanılan ve en temel haliyle 4P olarak adlandırılan meşhur pazarlama karmasının nasıl kişisel kullanıldığını inceleyeceğiz.

Git gide karmaşık bir hale gelen dünyada, soruları ne kadar basit sorarsanız çözümleri de o kadar kolay bulursunuz. Buna kendinizin çözümü de dahil.

Etkin bir pazarlama için, Kotler’in ünlü 4P tekniğini de kendinize aynı basitlikte uygularsanız, kendinizin içinde kaybolmak yerine daha sıkı sahiplenebilirsiniz.

Peki bunu nasıl yaparız?

1.    Product (Ürün): Dünya üzerinde veya tüm kainattaki her şey aslında bir üründür. Bu ürünlerin bir bölümü yapay, bir bölümü de doğal yollarla üremiş veya üretilmişlerdir. Bu sonuca göre aslında bizler de birer ürünüz ve çok değerliyiz.

Satın aldığımız veya gördüğümüz ürünlerin nasıl birer imajı ve algısı varsa, öncelikle kendi ürünümüzün de nasıl bir algı yaratmasını istediğimizi düşünmeli ve ona göre yola çıkmalıyız. Bu konuda çok net olmalıyız.

Kişisel olarak kendi ürünüz nedir? Nasıl bir algısı vardır? Nasıl bir algı oluşturmasını isterim?

2.    Price (Değer): Her ürünün de bir değeri vardır. Örneğin, pahalı ve lüks bir otomobilin değerini belirleyen faktörlerden bazıları; markanın geçmişi, kullanılan malzemelerin kalitesi, gücü, detaylarıdır.

Bizim değerlerimizden bazıları ise; aldığımız eğitimler, bugüne kadar çalıştığımız kurumlar, içinde bulunduğumuz sosyal sorumluluk projeleri, mesleğimiz veya gelirimiz, üyesi olduğumuz kulüp veya dernekler, edindiğimiz hobiler ve benzer unsurlardır.

Bu ve benzer kriterleri yazarak kendi değerimizi ortaya çıkarmaya ne dersiniz?

3.    Place (Konumlandırma): Bir ürünün değerini belirledikten sonra, onu nerelerde konumlandıracağımız önemlidir. Örneğin; kendi dondurmasıyla ünlü Kahramanmaraş’ta, bölgenin damak tadıyla birebir örtüşmeyen yabancı bir dondurma dükkanı açmak kulağa ne kadar mantıklı gelir?

Şimdi de kendimize dönelim. Bugüne kadar kendimize nasıl bir kariyer yolu çizdiğimiz, nerelerde çalıştığımız, gelecekte hangi konumda olmam istediğimiz, hatta hangi şehirlerde veya hangi lokasyonlarda çalışmak istediğimiz bile kendimizi konumlandırmamız için önemli unsurlardır.

Bugüne kadar nerelerde ve hangi konumlarda çalıştığınızı gözden geçirir misiniz? Gelecekte hangi konumda veya hangi şirketlerde olmak istediğinizi yazar mısınız?

4.    Promotion (Tanıtım): Tüm aşamaların sonunda, artık ürünü hedef kitlemize en doğru şekilde anlatmamız gerekir. Bunun için de etkin ve tutarlı reklam kampanyaları, çeşitli tanıtımlar, PR aktiviteleri yapılır.

Farkında olmasak bile, en yakınımızdaki kişilerle bile konuşurken aslında biz de tam bunu yaparız. Kullandığımız kelimeler, kurduğumuz cümleler, beden dilimiz, giydiğimiz kıyafetler ve daha bir çok ayrıntı, aslında kendimizi nasıl tanıttığımızı gösterir.

Peki siz kendinizi nasıl tanıtıyorsunuz? Bu anlamda daha iyi yapmak istediğiniz yönleriniz neler olabilir?

Lütfen unutmayın...


Şirketler ve kurumlar, nasıl “yaşayan organizasyonlar” olarak algılanıyor ve yönetiliyorsa, sizler de birer birey olarak “yaşayan kurumlar” konumundasınız.

25 Mart 2013 Pazartesi

Gemileri Yakmak


Hayatımız boyunca yaşadığımız dönüm anları ve kararları vardır.

Cesur yanımız ağır bastığında arkamıza son bir kez bakar, sonra da kararlı bir şekilde o “zor” adımı atarız.

Konfor alanı olarak da adlandırdığımız, içinde bulunduğumuz ve riske etmeye korktuğumuz hayatımız, kariyerimiz, kazancımız ise bu karar anlarında paçamıza yapışır ve bizi kendine çeker. Eğer biraz da meyilliysek hemen kanarız ona ve radikal kararları erteleriz başka baharlara...

Sonrasında ne olur peki?

Şikayetler, şikayetler, şikayetler...

Hatta her zaman da bir suçlu bulunur, adı sendromluya çıkmış Pazartesiler gibi.

Oysa kendimizle yüzleşmeyi bir türlü beceremeyiz, sanki o konfor alanından çıkmaya cesaret edemeyen biz değiliz gibi.

Reklamın iyisi kötüsü olmaz derler, teşbihte bir hata varsa şimdiden affola...

Tarih kitaplarıysa kötüsünü de kaydeder iyisinin yanında.

E tabi atılamayan adımların yanında adını tarihe yazdıranlar da var o kitaplarda, hatta dağlarda, boğazlarda...

Bu yazımı bir kararlılık hikayesi üzerine ve önemli kararlar vermek isteyenler için yazıyorum. Bakalım neler çıkacak...

Tarık bin Ziyad ismi size tanıdık geliyor mu?

Gelmiyorsa bile birazdan gelecektir eminim.

Berberi bir ailenin çocuğu olan Tarık bin Ziyad, 711 yılında 7 bin kişilik ordusu ile Kuzey Afrika’dan İspanya’ya dar bir boğaz yardımıyla geçerek bir dağın eteklerinden karaya çıktı.

Coğrafi koşulların zorluğuna ek olarak sayıca çok az olan ordusuyla, o dönem Batı Roma İmparatorluğu’nu yıkıp yağmalayan ve İspanya’da hüküm süren kalabalık Vizigot Krallığı ordularına karşı imkansız gibi görünen bir savaşa girdi.

Yoğun Vizigot saldırılarına karşın zaten sayıca az olan ordusu yavaş yavaş çekilmeye başlamış, en sonunda da gemileriyle karaya çıktıkları yere kadar gerilemişlerdi.

Gerideki gemileri, onların konfor alanıydı ve tarih yazmak ve hedeflerine ulaşmak yerine gemilere binip yeniden geldikleri topraklara dönebilirlerdi.

İşte bu noktada tarihin en büyük deyimlerinden biri ve en ünlü sözlerinden biri doğdu:

“Arkanızda düşman gibi deniz, önünüzde deniz gibi düşman. Nereye kaçacaksınız?

Sizin için ancak sadakat ve sabır kalmıştır!”

Bu sözleriyle birlikte komutan Tarık bin Ziyad, İspanya kıyılarındaki tüm gemilerini de yakmıştır...

Arkalarında sığınacakları bir “konfor alanı” kalmayan askerleri ise bu imkansız savaşı kazanarak Emevilerin İspanya’ya yayılmasını başlatmıştır.

Komutan Tarık’ın adı ise çıktıkları dağa verilmiş ve “Tarık’ın Dağı” anlamına gelen ve dünyanın en önemli su yoluyla da anılan “Cebel-i Tarık” adını almıştır.

Tarih kitapları başarı ve başarısızlık hikayeleriyle doludur.

Tek farkları, başarı hikayelerinin nesiller boyu anlatılırken, başarısızlıkların silinip gitmesidir.

Şimdi bir kez daha düşünün lütfen.

Hayatınız boyunca ertelediğiniz tüm kararları veya halihazırda arifesinde olduğunuz seçimlerinizi düşünün...

“Gemileri Yakmak” mı?

Yoksa onlara binip konfor alanınıza kaçmak mı?

Son karar sizin...

Unutmayın ki geleceğe bırakacağınız kitabınız, ömrünüz boyunca yaşadıklarınızı yazacak.