19 Mart 2012 Pazartesi

Özür Dileriz Atam


Dün 18 Marttı...

Sıradan bir Pazar gününden çok daha özeldi.

Neler konuşulmadı ki?

Bir gün önce oynanan hani şu meşhur “yılın derbisinin” geyikleri yapılacak kadar meşguldü gündem.

Sonra, normalde 21 Mart’ta kutlanması gereken, fakat BDP’lilerin deyimiyle “izin verselerdi güneşli bir Pazar günü dans edecektik, halay çekecektik” dedikleri, devletin izin vermemesi nedeniyle savaş alanına dönen “Nevruz Kutlama” merkezlerinin işgal edeceği kadar meşguldü gündem.

Bahar gelmişti, haliyle aşk çocuklarının “sevgi” mesajlarıyla dolu, hayatı “toz pembiş, pampiş, ciciş” gören mesajlarıyla meşguldü gündem.

Akşamına ise tüm Türkiye’de hayat durdu. Çünkü dünya çapında ün yapmış, büyük düşünürlerimizin katıldığı “Survivor” ile meşguldü gündem...

Hele ki akşam saatlerinde işte bu meşhur gündemi belirleyen “Twitter” listesine baktığımda yukarıda saydıklarımın hepsi vardı da gözden kaçan ufak bir ayrıntı yoktu ne yazık ki.


Dün 18 Marttı...

Yani Çanakkale Şehitlerimizi Anma Günü...

1915 – 1916 yılları arasında yapılan, modern Cumhuriyetimizin temellerinin atıldığı savunma savaşlarının en önemlisi...

Nevruz kutlama adı altında propaganda yapıp devlete aşağı yukarı 1 milyon TL zarar verenlerin, bu zararları “özgürce” verebilmelerini sağlayan...

Kendi topraklarımızda, kendi çiçeklerimizi koklayıp, aynı dili konuşan arkadaşlarımızla “özgürce” baharın ilk hevesini almamızı sağlayan...

Takımlarımızın isimlerinin Fener United, İstanbul Saint Galata kulüpleri olarak değişmeden, Şükrü Saraçoğlu geyiklerinin “özgürce” yapılmasını sağlayan...

Gökten kaymış yıldızların toplaşarak bir adada kameralar karşısında “Survivor” yani “Hayatta Kalma” yarışması çekebilmeleri için “Hayatta Kalamayanların” savaşıydı Çanakkale Savaşı...

O zamanlar ülkenin hür olabilmesi için omuz omuza savaşan, aynı toprakta kardeşçe yaşayanların koyun koyuna öldükleri, ülkenin belki de en önemli “özgürlük savaşı...”


Gündem o kadar meşguldü ki...

Biz unuttuk...


Bakın bizim gibi “unutmayan” Fransız Generali Bridges, ülkesine döndükten sonra savaştan bir hikayeyi nasıl anlatmış:

“Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için daima iftihar edebilirler.

Asla unutamayacağım bir anımdır...

Savaş alanında dövüş bitmiş, yaralıları toplamak için alanda dolaşıyorduk. Yerde bir Fransız askeri yatıyordu. Başında ise bir Türk askeri, kendi gömleğini yırtmış ve bizim askerin yaralarını sarıp, kanlarını temizliyordu.

Tercüman vasıtası ile şöyle bir konuşma yaptık:

-       Az önce öldürmek istediğin askere niçin yardım ediyorsun?

Takatsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:

-       Bu Fransız yaralanınca cebinden yaşlı bir kadın fotoğrafı çıkardı. Bir şeyler söyledi. Anlamadım ama herhalde anası olacaktı. Benim kimsem yok... İstedim ki o kurtulsun, anasının yanına dönsün.

Bu asil duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bu sırada, emir subayım Türk askerinin yakasını açtı...

Onda gördüğüm manzara kanımı dondurdu. Çünkü Türk askerinin göğsünde, bizim askerimizinkinden çok daha ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutam ot tıkamıştı...”


Dün bu yazıyı yazmadım.

Özellikle akşama kadar bekledim.

Okudum.

İzledim.

Ana haberlerde de, ara haberlerde de, medya kuruluşlarının internet sayfalarında da, sosyal medyada da nelerin daha fazla konuşulduğunu, hangi konuların daha fazla reyting topladığını gözlemledim.

Çok acı da olsa söyleyeceklerim şunlardır ki...

Özür dileriz Atam.

Sen ve yüzbinlerce kahramanın canlarını feda edip bize bu günleri hediye etti.

Gel gör ki “Geçilmez!” dediğin Çanakkale dün maalesef  “Geçildi”...


8 Mart 2012 Perşembe

Ah kadınlar, siz yok musunuz!


Özel bir gün bugün...

Dünyada yaşayan tüm kadınların günü...

Gün boyunca dünyanın her yerinde sayısız “kadınlar günü mesajı” yayınlanacak, sayısız tebrikler gönderilecek, bir o kadar çiçekler, hediyeler paylaşılacak.

Tıpkı çoğunlukla senede bir gün hatırlanan anneler günü, sevgililer günü gibi...

Aslında modern zamanlarda, bu özel günün anneler ve sevgililer günü arasındaki boşluğu doldurmak için en uygun “pazarlama” aracı olduğunu düşünmek çok da abesle iştigal etmeyecektir sanırım.

Peki kadınlar açısından sadece “bir demet çiçekten” ibaret olmayan, ama biz erkeklerin bunu çok da fazla anlamadığı bu önemli günün hikayesini ne kadar biliyoruz?

Gelin 8 Mart’ın nereden çıktığına ve “gerçek anlamdaki” önemine kısaca bir göz atalım.


Zamanda yolculuğa çıkıyoruz...

8 Mart 1857...

ABD’nin New York kentinde, daha iyi çalışma koşullarına sahip olmak isteyen ve haklarını arayan 40 bin dokuma işçisi greve başlar.

Sonrasında polis, işçilere saldırarak fabrikaya kilitler.

Ardından büyük bir yangın çıkar ve çoğu “kadın” 129 kişi feci şekilde hayatını kaybeder...

8 Mart 1907...

Tam 50 yıl sonra, modern çağın başlamasıyla Avrupa, yaşanan bu üzücü olayı, 50 yıl kadar bir süre “gecikmeli” de olsa hatırlar ve gayrı resmi olarak “Dünya Kadınlar Günü” olarak anmaya başlar.

Aradan 3 yıl geçer ve 1910 tarihinde Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da, Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı sayesinde bu özel günün kutlanması resmileşir.

Başlarda bahar aylarında kutlanan bu gün, 1921 yılında Moskova’da gerçekleştirilen başka bir Uluslararası Kadınlar Konferansı ile 8 Mart olarak “resmen” kutlanmaya başlanır.

Kutlamaya önderlik eden ülkeler, “Doğu Bloku Ülkeleri” olarak bilinen Doğu Avrupa ülkeleri ve Rusya’dır.

Türkiye’deki geçmişi ise aynı tarihte, yani 8 Mart 1921’de “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmasıyla başlar.

Böylesine önemli bir günü biraz daha “parlatarak” ve tarifi çalıp çeşitli soslarla kalori açısından “zengin” hale getirip “fast-food” zihniyetinde pazarlayan ise, ne yazık ki bu günü kutlamamızı sağlayan “vahim olaya” sahip çıkmayan Amerika olmuştur.


Gelin bir de kadınların günümüzde, hayatımızdaki yerine bakalım...

Birleşmiş Milletler‘in yaptığı araştırmalara göre:

·      Dünyadaki işlerin %66’sı kadınlar tarafından görülüyor.

·      Buna karşın kadınlar, dünyadaki toplam gelirin sadece %10’una ve toplam mal varlığının yalnızca %1’ine sahipler.

·      Kadınlara karşı uygulanan şiddet, dünyadaki en yaygın olan ama en az cezalandırılan suçtur.

·      150 ile 200 milyon arasında kadın resmi kayıtlara göre “kayıp” olarak görünmektedir.

·      Fuhuşa zorlanan ve satılan kadın sayısı, tahminlere göre yılda 4 milyona kadar çıkmaktadır.

·      15 – 45 yaş arası kadınların erkek şiddeti yüzünden ölüm oranı, kazalar, hastalıklar, salgınlar veya savaşlar yüzünden yaşanan ölüm oranlarından fazladır.

·      Modern toplumda en az 3 kadından 1’i hayatında en az 1 kez dövülmüş, cinsel ilişkiye zorlanmış veya başka türlü kötü davranışlara maruz kalmıştır.


Peki ya Türkiye’de kadınlara verilen önem?

·      Şehirlerde yaşayan evli kadınların %18’i, köylerde yaşayanların %76’sı eşleri tarafından “düzenli!” olarak şiddete maruz kalmaktadır.

·      Kadınlarımızın %58’i evliliklerinin ilk gününde şiddetle karşılaşmaktadır.

·      Adli kayıtlara göre aile içi işlenen suçların %90’ını “kadına karşı işlenen suçlar” oluşturmaktadır.

·      Kadınlarımızın %15’i cinsel şiddete maruz kalırken, her 10 hamile kadından 1’i gebeliği sırasında fiziksel şiddette maruz kalmaktadır.

Daha uzayıp giden ve yukarıdaki verilerden parlak olmayan başka bir çok veri ve inceleme de cabası...


Kadınlar günü, anneler günü, sevgililer günü...

Bu ve benzeri günlere çok sevinemiyorum ne yazık ki.

Bir yandan “o günlerde” hayatımızda çok önemli yeri olan “kadınlara” karanfiller alırken...

Ertesi günü o çiçekler kokuyor diye vazolarını kafalarında kırıyoruz.

Bir yandan sadece “o günlerde” elleri sıcak sudan soğuk suya değmesin diye ilgimizi gösterirken...

Ertesi günü üzerlerine kaynar su döküyoruz.

Bir yandan “o günlerde” kalplerini ısıtacak sıcacık sürprizler yaparken...

Ertesi günü “tenlerini yakacak” sigaralarımız için vücutlarını kül tablası yerine kullanıyoruz.

Bir yandan “anasına, bacısına” küfür edenleri öldürüp katil olurken...

Ertesi günü “anamıza, bacımıza” en ağır hakaretleri edip, cezalarını kendimiz kesiyoruz.

Sahi biz “Dünya Kadınlar Günü”nü mu kutluyoruz?

Yoksa kendimizi mi tatmin ediyoruz?..


Son söz olarak:

Başta annelerimiz olmak üzere

İyi ki varsınız.

Çünkü biz de olmazdık siz olmasaydınız.


 Ve sakın unutmayın hanımlar...

Siz yoksanız...

Her daim boş kalır “sol” yanımız...


6 Mart 2012 Salı

Ulusal "İstismar" ve Çocuk Bayramı


İktidarın, muhalefetin her gün birbirilerine başka kesici aletlerle “bel altından” vurmalarını bir kenara bırakıp, etrafımızda olan bitenlere bakmanın daha fazla “karın doyuracağını” düşünüyorum.

Zira bugünlerde “öteki” gündem oldukça yoğun.

Bazıları pek oralı olmasa da...

Son günlerde Pozantı Cezaevi skandalı ile yeniden gündeme gelen çocuk istismarı konusu da, aile içi şiddet gibi ülkemizin ezelden beridir kanayan en önemli yaralarından biri oldu bugüne kadar.

Zaman zaman sesler çıksa da, kalıcı çözümler bulunmadıkça ve yapılanlar “gerçek anlamda” cezalandırılmadıkça, benzeri haberleri duymaya ne yazık ki devam edeceğiz.

Tıpkı devletten koruma isteyip öldükten sonra korunan şiddet mağduru kadınlar gibi...


Peki çocuk istismarının gerçek karşılığı nedir?

Konuyu açtıkça, bizleri çok ilginç yerlere götüreceğini göreceksiniz birazdan.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) çocuk istismarı tanımı:

“Çocuğun sağlığını, fiziksel ve psikososyal gelişimini olumsuz etkileyen, bir yetişkin, toplum ya da devlet tarafından bilerek ya da bilmeyerek tüm davranışlar çocuğa kötü muameledir”

Bu durumda zanlımız sadece Pozantı Cezaevi yetkilileri olmaktan çıkıyor.

Okullardaki öğrenci dayakları, küçük yaşlarda “çırak” olarak çalıştırılan işçi çocuklar, sokaklarda mendil satan ufaklar, yetiştirme yurtlarında yaşanan skandallar...

Yukarıda saydığım ve saymadığım bir çok konuda çocuklara yapılan eziyetler aslında “cezai” olarak “çocuk istismarı” kapsamında sayılıyor.

Sayılıyor sayılmasına da...

Şimdi çok daha vahim bir bilgi geliyor...

Ülkemizde çocuk istismarı ne kadar “ceza kapsamında” olsa da, ihmal bir suç teşkil etmiyor.


Bu ne demek?

Yani istismarı yapan kişi veya kişiler ne kadar ceza kapsamına girseler de, buna sebebiyet veren veliler hiçbir şekilde ceza almıyor.

Bir düşünün...

Çocuklarının “etini” ustaya, “kemiğini” kendine ayıran veliler...

Bir şirket işletir gibi çocuklarına mendil sattıran “hijyen” ağaları...

O çocukları doğurup, "bakamayacağım" diye yetiştirme yurtlarına teslim eden ebeveynler...

En ufak bir cezai müeyyideye tabi olmuyorlar.

İstatistiklere göre, Dünya genelinde gelişmiş ülkelerde çocuk istismarı %1 ila %10 arasında değişirken, Türkiye’de %10 ile %53 arasında değişen bir oran bulunmaktadır.

Bu “ruh hastası” tabloya bakarken yetersiz yasalarımıza da bir bakalım mı?

TCK’nın 414. Maddesi gereğince 15 yaşından küçük bir çocuğa “zor kullanarak, tehditle tecavüz edilmesi” 10 sene hapisle başlar.

Ama...

Eğer bu eylemde “zor kullanma ve tehdit” olmadan tecavüz varsa sadece 5 yıl hapisle başlıyor yargılamalar.

Kötü bir şaka gibi ama maalesef gerçek!


Çocuk Hakları için “Birleşmiş” Milletler. Ya biz?

BM Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 tarihinde benimsenen ve 2 Eylül 1990 tarihinde yürürlüğe giren ve 142 ülke tarafından imzalanmış olan bir sözleşme var.

Adına “Çocuk Hakları Sözleşmesi” deniyor.

Güzel ülkemiz ise bu sözleşmeyi 2 Ekim 1995’te uygulamaya başlıyor...

Şimdi ise Pozantı kayıtlarından bir dilekçe ifadesini aktarıyorum. Sözleşmeyi ne kadar “uyguluyoruz” siz karar verin...

M.D. ve S.K.: “Tutuklanıp cezaevine götürüldüğümüzde gardiyanlar bize bağırıp plastik borularla ‘ilk giriş dayağı’ attı. Adli mahkûmlara bize eziyet ettiriyorlardı. Ailemizin yatırdıkları paraları kendileri harcıyordu. Taciz ve tecavüz olayları sürekli oluyordu.”

“A.10 koğuşundaki ....’nin, A.3’teki ....’nin diğer mahkûmlara karşı cinsel taciz ve tecavüzde bulunduklarını duyduk. Özellikle bir arkadaşımızın tecavüze uğradığını duyduk.”

Bu arada unutmadan ufak bir hatırlatma...

Bir yandan...

Bu kadar vahim bir tabloya sahip, bu kadar yetersiz cezai müeyyidelere sahip, böylesine utanç verici ve sapkınca gelişmeleri her geçen gün daha da yaşayan bir ülkeyiz.

Diğer yandan...

23 Nisan 1927’den beri, tüm dünya çocuklarını misafir edip, tüm dünya çocuklarının “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”nı kutlayan...


Bir tuhaf memleketiz...



2 Ocak 2012 Pazartesi

Sihirli Kutu


Malumunuz “batan geminin malları” misali bir süre önce Star TV’yi Doğuş Grubu satın almıştı.

Açıkçası kanal, geçmişi itibariyle biraz sabıkalı olsa da umarım yeni sahiplerine şans getirir ve Türkiye’nin ilk özel kanalı olan Star TV, yeninden hak ettiği itibarı geri kazanır.

Magic Box olarak hayatımıza girip TRT’li günlerden bizi kurtardığında büyük sansasyon yaratmıştı kanal. O dönemde sadece uydudan izlenebildiği için her evde yoktu.

Kanalı izleyebilmek için uydular kuruldu, “çaktırmadan” ev ziyaretleri yapıldı.

Video klipleri ve filmler yayınlandığında henüz RTÜK olmadığından dolayı sansüre maruz kalmadan, şimdilerde gözleri arkadan iki elle kapatılmaya çalışan bizlerin, o zamanlar gözleri fal taşı gibi açıktı.

Güler Kazmacı ile telefonun “speaker” özelliğini öğrendik, Hüla Uğur ile kendi havamızın güzel olmasının, her türlü hava şartından önemli olduğun keşfettik...

Türkiye’nin en güzel kızlarını da Star sayesinde tescil ettik...

Yıllar içinde kanalın sahipleri de, logosu da, bahtı da sürekli el değiştirdi.


Yeni bir “Star” doğuyor!

2011’in son saatlerinde ise yepyeni bir logo ve yayın politikası ile “ben de varım” dedi.

Kanal, Doğuş Grubunun ilk çok amaçlı ulusal eğlence ve yaşam kanalı olması nedeniyle stratejik bir öneme sahip.

Gel gelelim, Doğuş gibi televizyonculukta “seviye” çıtasını yukarılara taşımış bir grubun Star TV için yaptığı ilk seçimlere...

Bir pazarlamacı olarak takıldığım nokta özellikle logo çalışması oldu. Bu konuda gruba en derin eleştirilerimi göndermeden edemeyeceğim.

Arjantinli bir ajansa yaptırılan çalışma, daha ilk andan itibaren çok tartışılmaya başlandı.

Maalesef ortaya çıkan ve diğer alternatiflerden daha uygun olarak kabul gören logo kendi gözümde tam bir fiyasko...

CNBC’nin logosunun, renkler olarak daha da abartılmış ve renk cümbüşü ile panayır yerini andıran bir versiyonu gibi duran logo, kanalın ağırlığını azaltan bir çalışma olmuş kanımca.

Oysa ki sınır zorlanmasa, logo aynı zamanda bu kadar büyük tutulup izleyicinin gözüne sokulmasa ne kadar da güzel olurdu.

Öte yandan logonun altındaki, sıradan “fontlarla” yazılmış “STAR” yazısı ise bir o kadar yavan ve kalitesiz bir yerel kanal havası vermekte. Bu yazının da geçiş süreci için düşünülüp, birkaç ay içerisinde kaldırılmasını düşünmek istiyor insan.

“Global düşün, yerel davran” sloganını hatırlatarak, birbirinden başarılı ve kreatif özellikleri ön planda olan ajanslarımız, kanalın geçmişini ve manevi değerlerini çok iyi tahlil edemediklerini düşündüğüm, çalışmayı hazırlayan Arjantinli ajanstan çok daha fazla şans hak ediyorlar bence.


Biraz denge...

Yayın politikasını ilerleyen günlerde daha net görebileceğiz elbet ama ilk gün seçimleri konusunda hem gündemde kalmayı başaran, hem de yılın ilk dengesizliğini sergileyen bir kanal izlenimi verdi Star TV.

Sabah “Merlin” isimli diziyi yayınlarken, öğleden sonra gelen Pixar animasyonu “Up – Yukarı Bak” 2012 başlangıcı için ne kadar olumlu ve sıcaksa, yıllar sonra yeniden başlattıkları “Pazar gecesi sineması” kuşağının ilk seçimi olan ve 2012’de dünyanın sonunun geleceğini anlatan “2012” filminin de bir o kadar yanlış bir seçim olduğu düşüncesindeyim.

Özellikle anlamadığım nokta, “yepyeni imajımızla karşınızdayız, yeni yılla birlikte sizlere yenilikler getiriyoruz ama baştan söyleyelim, yıl sonunda hepiniz öleceksiniz!” mesajının mantığı nedir acaba?

Gelecek günler neler getirir zaman gösterir ama Star TV’nin, geçmişteki makus talihini yenmesi ve Doğuş Grubu’nun da, kanalın eski sahiplerinin başına gelenlerden sonra bu lanet zincirini kırması en büyük temennilerimden biri olacaktır.

Star TV’ye başarılar diliyor ve iade-i itibar yapmak istiyorum:

Star olunmaz, Star doğulur...



31 Aralık 2011 Cumartesi

Yadigarın...


Bir kitap sayfasıydı açtığın.
Yeni yılın ilk gününde yazmaya başladığın...
Her yeni yıl gibi, her yeni defter gibi özenliydi ilk sayfaların
Sonra yavaş yavaş hızlandı satırların, değişmeye başladı el yazın
Neler vardı o defterde, yazarken sen bile farkına varmadın.
Kimi zaman mutlulukların, bazen de pişmanlıkların...
Bir önceki defterde “yazmayacağım” dediklerini, bazen tekrar yazdın.
Bazı titreyen satırlardaysa belliydi kırgınlıkların...
Kimi satırları büyük büyük yazmıştın
Belliydi, fazlasıyla gururlanmıştın.
Kimi satırlar boştu, ara ara suskunlaşmıştın
Biraz dinlenmeliydin, kenarında durmalıydın hayatın.
Bazı sayfalardaysa damla damla kurumuş gözyaşların...
Seni her kim ağlattıysa, daha da koyu yazılmıştı sonraki yazıların.
Farkında değildin ama daha da güçlenmişti harflerin, satırların.

Arada bir, eski sayfalara dönüp bir göz attın
Üzerlerine küçük küçük notlar aldın.
Bazen de dik durup üzerlerini karaladın
Hatta kimi satırlar uğruna tüm sayfayı yırtıp attın.
Yeni insanlar tanıdın, kim olduklarını kitabında paylaştın
Değer verdiğini sandıklarının seni yarı yolda bıraktığını anladın
Değersiz olduğunu düşündüklerinden en güzel hediyeleri aldın.
Belki dünyalar tatlısı küçük bir prensesle tanıştın
Belki de onun hocalığında çok önemli hayat dersleri çıkardın...
Bazen kimilerini çok sevdin, onlara çok bağlandın
Sonra gördün ki incecik bir ip parçasıymış aslında o halat sandığın.

O upuzun yıl bittiğindeyse geride bıraktığın...
Aslında sadece bir kitap sayfasıydı kapadığın.
Hani o yeni yılın ilk gününde yazmaya başladığın...

Yeni yılda kütüphanende bir kitaplık daha yer açmalısın.
Çünkü hem bugüne kadar yazdıkların,
Hem de gelecekte yazacakların,
Kütüphanende saklayacağın en büyük yadigarın...


4 Aralık 2011 Pazar

Bir konserle bir kabare, işte budur mesele...


Bir yanda her akşam birbirinden heyecanlı ve bol reklamlı yarışmalar, diziler, diğer yanda hafta sonu geceleri için İstanbul’un cezbedici çılgın partileri, organizasyonları...

Başka bir yanda ise, bir zamanlar kapalı gişe oynayan, şimdiki gençlerin bilmediği “suare, matine” gibi terimlerin çıkış noktası olan kültür & sanat etkinlikleri...

Hızlı tüketen ve ne yazık ki “gerçek” sanattan her geçen gün biraz daha uzaklaşan bir jenerasyon haline geldiğimiz bu günlerde, geçtiğimiz Cuma ve Cumartesi akşamlarıma “kültür” katmak istedim.

Cuma & Cumartesi akşamı raporu, bir klasik konser ve bir tiyatro oyunu. Vahim olan ise, paylaşacağım “değer” yorumu…


Bir Konser...

Hafta arası, yakın zamanda hangi konserler var diye bir araştırma yaparken Cemal Reşit Rey’deki “Xavier Phillips & Tchetuev” konseri ilişti gözüme. Her iki sanatçıyı da tanımıyordum. Kısa bir internet gezintisiyle, ne kadar “özel” sanatçılar olduklarını öğrenmem fazla zamanımı almadı.

Xavier Phillips, Avrupa ve Amerika’nın en prestijli konser salonlarında, orkestralarla ve solo konserler vermiş, genç yaşlarından itibaren uluslararası birçok ödül almış Paris’li bir çello “üstadı”.

Igor Tchetuev ise yine aynı şartlarda, bir çok yerde ve önemli konserlerde yer almış, 31 yaşında olmasına rağmen 7 albümü bulunan, Ukrayna’nın son yıllarda yetiştirdiği en büyük piyanistlerinden biri.

Haliyle her iki sanatçının da konser videoları ve eserlerine internet üzerinden ulaşmak da oldukça kolay oluyor...

Bu keyifli araştırma sonrasındaysa internet üzerinden heyecanla biletimi alma işine koyuldum. “Birkaç gün kaldı, acaba yer var mıdır?” diye düşünürken internet sitesinde beliren yere şaşırdım.

Sıra A, Koltuk 18...

Yani en ön sıra ve en orta koltuk.

“Nasıl yani?” dedim önce kendi kendime.

Sonra da kendimi nimetten sayarak, “herhâlde birisi biletini iptal etti ve ben de tam o sırada aldım, ne kadar da şanslıyım” diyerek ufak bir sevinç gösterisinde bulundum.

Bir Cuma akşamı klasiği olan İstanbul trafiğine rağmen yetiştim konsere.

En ön ve ortada olmanın şansıyla, biraz da havalı bir tavırla salona girerken bir anda kapının önünde duraksadım. En önde olmamın nedeni, arkamın bomboş olmasıydı!

Hani “dolmuş” olsa arkayı dörtleyecek adam yoktu neredeyse!

860 kişilik kapasitesiyle, Türkiye’nin en büyük konser salonundaki bu muhteşem konsere gelen kişi sayısı 50 bile değildi!

Hani bizim şarkıcılarımız (“sanatçı” ifadesini kullanamayacağım) kalabalığı yeterli görmeyince sahneye çıkmazlar ve hakaret sayarlar ya, adamlar çıkıp orada bulunan sanat severlere en ufak bir tepki hssettirmeden programlarını muhteşem bir performansla tamamladılar.

Sanatçılar ve CRR görevlileri kadar üzülen diğer kişiler de çıkıştaki kestaneciler olmuştur herhalde.

Kestanecilere sesleniyorum:

Anlayın şunu arkadaş...

Sanata olan talebin bu ölçüde olduğu bir yerde, bir kapıya iki kestaneci çok!


Bir kabare tiyatrosu...

Değerli sanatçılarımızdan Ali Erdoğan’ın kurduğu “Kabare Dev Aynası” 10. Yılını kutluyor bu sene.

Sadece onuncu yılında değil de, geçtiğimiz on yıl içinde kaçımız duyduk adını diye sorarım sizlere...

Zeki Alasya – Metin Akpınar’ın meşhur Devekuşu Kabare’si sayesinde tanıdığımız üstatlardan Ali Erdoğan, 10 yıldır yaşatıyor kabaresini. Aynı zamanda diziler ve yarışma programları sayesinde fazla fark etmesek de yeni yetenekler kazandırmaya devam ediyor tiyatro dünyamıza.

Daimi programları Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi’nde olan ekibin dün akşamki oyununa Göztepe Halis Kurtça Kültür Merkezi’nde rastladım yine hafta içinde.

Bu sefer çok değerli bir arkadaşımla izlemek üzere aldım biletleri. Sağ olsun o da beni kırmadı da ayırdı Cumartesi gecesini.  Kendisinin de yarışma ve dizi kültürü benim gibi fazla gelişmemiş olduğundan, iki cahil takıldık tiyatro “köşelerinde”...

Gerçekten de Göztepe’de bir köşede bulunan kültür merkezi, teorik olarak semt tiyatro salonlarının ne kadar yararlı olabileceğinin güzel bir örneği.

“Olabileceği” diyorum çünkü ne yazık ki ilerideki kebapçının bile eminim bir gecede üç kat fazla “severi” vardır...

Cuma akşamı gittiğim konserin hayal kırıklığını düşünürken, kültür merkezinin kafe kısmında oyunun başlamasını beklerken daha büyük bir sürprizle karşılaştık.

Toplamda 5 masanın olduğu kafede, bizim dışımızdaki dolu masa sayısı 3’tü.

Ciddiyim! Oyunda en fazla 15 kişi vardı!..

Bu kadar önemli bir ekibin oynadığı oyunun adı ise Şakayla Söyler Haldun Taner’di. Büyük Usta’nın 25. Ölüm yıldönümü sebebiyle Ali Erdoğan tarafından günümüze uyarlanmış Haldun Taner oyunları ve hikayelerinden seçmeler sunuyordu.

Mizahi yolla eleştirdiği kesimin ise, bir Cumartesi akşamı kendilerine başka “oyunları ve hikayeleri” layık gördükleri apaçık ortada.

Ben demiyorum ki her hafta, tüm hafta sonunuzu bu tür etkinliklere ayırın. Ama böylesine emek gerektiren işlerde de bir oyun, 15 milyonun yaşadığı bir şehirde 15 kişiye oynamaz ki be kardeşim!

Buna rağmen tek bir seyirci bile olsa, aynı ciddiyeti ve profesyonelliği gösterecek bir ekip vardı karşımızda.

Yanlış anlaşılmasın, oradaki 15 seyirci “bakın onlar yok ama biz varız” diyerek böbürlenmiyor. Bizlerin saygısı Cumartesi akşamını oraya ayıran seyircilere değil, ekibin verdiği emeğin icrasına...

Belki Cemal Reşit Rey’deki konserin tekrarı olmayacak ama Ali Erdoğan ve ekibinin bu keyifli oyununu izleyebileceğiniz akşamlar hala mevcut, kaçırmayın. Hatta bakmışken başka tiyatrolara ve oyunlara da bir göz atın derim.


Şaka değil!

Belki şakayla söylemiş Haldun Taner ama her geçen günün neler götürdüğünü insan ne duymak, ne görmek ister...

Her yanda kıvırtanlar varken “yok böyle dans!” desek kim dinler?

Öyle bir geçmiş zaman ki, muhteşem sandığımız yüzyıl içinde ne değerler gelir, geldikleri gibi de giderler...

“Emeği geçen sanatçıların suçu ne?” demeye başladığımız bu günlerde...

Adını Feriha da koysak, “Facia” da koysak “Nafile”...